AVFİ

 

AVFİ

 

           Sedîdeddîn (veya Nûreddîn) Muhammed b. Muhammed-i ‘Avfî-yi Buhârî, İran’ın VI/XII. yüzyıl sonları ile VII/XIII. yüzyıl başlarındaki ünlü alim ve ya¬zarlarındandır. Buhârâ’da VI/XII. yüzyılın ikinci yarısının orta¬larında doğmuş, öğrenimi de aynı şehirde gerçek¬leşmiştir. Ondan sonra da yolculuklar yapmaya başlamış ve Maverâunnehir, Horâsân ve Sistân bölgelerindeki şehirle¬rin bir ço¬ğunu gezip dolaşmış ve bu bölgelerdeki ünlü faziletli kişiler ile görüş¬meği başar¬mıştır. Öğrenimi, Buhârâ’da Âl-i Burhân imamlarından İmam Burhânu’l-İslâm Tâceddîn Ömer b. Mes‘ûd ve İmam Rukneddîn Mes‘ûd b. Muhammed İmamzade’nin (ö.617/1220) hizmetlerinde şe¬killenmiştir.

           Harezmşahlı Sultan Muhammed’in iktidarda olduğu dönemin sonla¬rına ka¬dar ‘Avfî, Horâsân ve Maverâunnehir’de yaşadı. İleri gelen insan¬larla görüş¬mede bulunmasının yanında kitaplarında derlemiş ol¬duğu de¬ğerli bilgileri top¬lamakla da uğraştı. Moğolların saldırılarının başladığı es¬nada Maverâunnehir ve Horâ¬sân’dan kaçıp Sind memle¬ketine gitti. ‘Avfî, Maverâunnehir ve Horâsân bölge-sinde durduğu ya da dolaştığı süre içinde daha çok vaaz ve öğüt vermekle meşgul oldu, bu yolla da emir ve alimlerin hatta Hâniyye ya da Efrâsiyâboğulları’ın son emirlerinin hizmetinde bulu¬nup yakınlık buldu. Sind topraklarına kaçtıktan sonra da Gûr meliklerin¬den Nâsıreddîn-i Kubâçe’nin (ö.625/1228) hizmetine girmeyi seçti ve 617/1220 yılından 625/1228 yılına dek onun sarayında kaldı. Bu süre içinde Lubâbu’l-Elbâb kita¬bını, onun veziri Aynu’l-Mulk Fahreddîn adına tasnif etti. Yine bu pa¬dişahın emriyle Cevâmi‘u’l-Hikâyât’ın yazımına başladı.

           Nâsıreddîn-i Kubâçe, 625/1228 yılında Dehlî Sultanları hanedanının ku¬ru¬cusu olan Gûr meliklerinden Sultan Şemseddîn-i İltutmuş’e yenildi ve kendi¬sini Sind nehrine atıp boğdu. Ölü¬münden sonra da onun geriye kalan hizmet¬lileri malıyla birlikte Şemseddîn-i İltutmuş’in hizmetine gir¬diler. Bunlardan birisi de ‘Avfî olup o da İltutmuş’in hizmetine girdi. Özel¬likle de onun veziri Nizâmu’l-Mülk Kıvâmeddîn-i Cuneydî’nin hizmetine girdi ve Dehlî’de ikamet etti. Nâsıreddîn Kubâçe’nin zamanında yazımına başladığı Cevâmi’u’l-Hikâyât kita¬bını 630/1233 yılı civarında bu vezir adına tamamladı. Bu tarihten itibaren onun yaşamı hakkında elde her¬hangi bir bilgi yoktur. Meşhur eserleri şunlardır:

           Cevâmi‘u’l-Hikâyât ve Levâmi‘u’r-Rivâyât: Bu kitap ‘Avfî’nin en önemli eseri olup Fars dili ile yazılmış olan en güvenilir kitaplar¬dandır. Başka kitaplarda elde edilemeyen tarihî ve edebî bir çok yararlı bilgiyi içermektedir. Cevâmi‘u’l-Hikâyât’ın İran ve İran dışındaki bir¬çok kütüp¬hanede nüshaları mevcuttur. Cevâmi‘u’l-Hikâyât, dört cilt halinde olup her bir cildi, yirmi beş bölümden oluşmaktadır. ‘Avfî bu kitabı yazarken bir kısmı şu anda elde mevcut olmayan ta¬rih, ede¬biyat, hikaye, kıssa, şiir ve nesrin ileri gelenlerin çeşitli eserlerinden ya¬rarlanmıştır. Bunun ya¬nında, birçok memleketi gezip buranın fa¬zilet ehli kim¬se¬leriyle yaptığı gö¬rüşmeler sonucu elde etmiş olduğu birçok bilgiyi de bu kitabı yazarken ya¬rarlanma konusu etmiştir. Bun¬dan dolayı da onun kitabı sadece edebî açı¬dan değil diğer açılardan da özellikle tarih açısından büyük bir önem ve değer taşır. Bu önem, Cevâmi‘u’l-Hikâyât’ın daha sonraları Emin Ahmed-i Râzî’nin Heft İk¬lim’de, Minhâc-i Sirâc’ın Tabakât-i Nâsırî’de, Kazvînî’nin ‘Acâyibu’l-Mahlukât’ta, Hindûşah’ın Tecâribu’s-Selef’te, Hamdullah-i Mustavfî’nin Târîh-i Guzîde ve Nuzhetu’l-Kulûb’da ve diğer birkaç gü¬venilir ya¬zarın yararlanma konusu olmuştur. Bu eser üç kez Türkçe’ye tercüme edilmiştir.

           Zamanın söz üstatlarının süslü ve sanatlı inşa ile uğ¬raşma geleneği olduğu üzere, bu kitabın dibacesinin kimi konuları bir kenara bırakılacak olursa kitabın diğer kısmının tam bir sadelik ve akıcılık içinde olduğu gö¬rülür. El¬bette Arapça kelime ve kavramlar bu sade inşanın içinde sıkça göze çarpmakta-dır. Ancak bunların kulla¬nılması, yazarın edebî konumunu belirleme noktasında kullanıl¬mamış, aksine VI/XII. yüzyıl sonları ve VII/XIII. yüzyıl başlarında Farsça leh¬çe¬sinde etkin olan ve bir bakıma di¬lin bir parçası halini almış olan ke¬lime ve kav¬ramlardır.

           Lubâbu’l-Elbâb: Bu kitap, VII/XIII. yüzyıl başlarına denk ge¬len İran şa¬irleri tezkiresidir. Lubâbu’l-Elbâb iki cilttir. Birinci cilt, ya¬zarın yaşadığı zamana dek padişahlar, vezirler, Sadrâzam ve alimler arasından çıkmış olan şairlerin ya¬şa¬mını konu alır. İkinci cilt, Tâhirîler döneminden yazarın Nâsıreddîn-i Kubâçe’nin saltanat sarayında ki¬tabı yazdığı zamana dek ge¬len İran saraylarına mensup İranlı şairlerin hayatını konu alır. ‘Avfî, bu kitapta Cevâmi‘u’l-Hikâyât’tan çok daha fazla, sözü süslemeye yönelmiş ve isimlerini zikrettiği şair¬ler konu¬sunda la¬kaplarını, sıfatlarını, unvanla¬rını hatta doğumları ve menşe¬leri ile ilgili olarak seci, vezinli ve sanatlı cümleler kullanmıştır. Bu yüzden Lubâbu’l-Elbâb’ı yazı üslubu açısından Fars dilinin sanatlı eserleri arasında görmek gere¬kir. Bununla birlikte her bir şairin haya¬tının mukaddime kısmı bir kenara bıra¬kılacak olursa yine Cevâmi‘u’l-Hikâyât kitabındaki tarzda olduğu gibi ‘Avfî’nin normal ve sade üslubu ile karşılaşılır. Lubâbu’l-Elbâb’ın önemi, sadece İran’ın Farsça söyleyen şairlerin hayatı konusundaki mevcut tezkirelerin en eskisi ol¬ması açısından değil, yazarın bir çok memleketler gezip bura¬larda di¬vanları henüz yayınlanmadan Mo¬ğol saldırısına uğrayıp orta¬dan kaldırılan çağdaş bir çok şairi tanımış ve onların hayatlarını, eserlerinden örnekleri kitabında zikredip koruması ve bu yolla Moğol saldırıları döneminde Fars şiirinin durumunu açık¬lamış olması açısından da son derece önemlidir.

           ‘Avfî’nin Lubâbu’l-Elbâb’a yazdığı mukaddime, özellikle VI/XII. yüz¬yıl son¬ları ve VII/XIII. yüzyıl başlarında revaçta olan şai¬rane düşüncelere yakın olan nesir üslubunun güzel bir örneğidir. Bu güzel mukaddimenin sonunda, ‘Avfî, ya¬zılı sözün nazım ve nesre ay¬rılma sebebini açıklar ve ki¬tabın yazılış sebebinden söz eder.

           Tercimetu’l-Ferec Ba’de’ş-Şidde: Bu kitabı aslında Kadı Ebû Ali Muh¬sin b. Ali b. Muhammed b. Dâvud et-Tenûhî (ö.384/994) Arapça olarak yazmış, ‘Avfî ise bunu Farsça’ya tercüme etmiştir. Bu konuda Cevâmi‘u’l-Hikâyât’ın dördüncü cildinin yedinci bölümünde şöyle der: “ve Kadı Muhsin-i Tenûhî, Tercimetu’l-Ferec Ba’de’ş-Şidde’yi bu anlamda telif et¬miştir. Bu rağbet edilen bir kitap olup müellif, o kitabı Farsça’ya tercüme etmiştir. Hikayelerin bir çoğu bu kitabın sa¬tırları arasında yer almakta¬dır”. ‘Avfî’nin kendisinin de söylediği gibi, Ferec Ba’de Şidde’nin bir çok hikayesi, Cevâmi’u’l-Hikâyât’ta aktarılmıştır. Bu kitabın bir başka tercü¬mesi de daha sonraları Huseyn b. Es‘ad b. Huseyn-i Dehistânî-yi Mueyyedî tarafından VII/XIII. yüzyılın ikinci yarısında yani ilk tercüme¬den yaklaşık yarım yüzyıl sonra yapılmıştır.