ARAPÇA SÖYLEYEN İRANLILAR

 

ARAPÇA SÖYLEYEN İRANLILAR

 

 

            ARAPÇA NESİR

             IV/X. yüzyılda ve V/XI. yüzyıl başlarında Arapça nesirde deği¬şik iki akım gö¬rülmektedir: Birisi, sanatlı nesre eğilim duyan akım, bir diğeri de mürsel olan ve sa¬nattan uzak olan nesre eğilim duyan akım. İkinci akım, bilimsel eserler yazan yazarlara ve Ebû Hayyân-i Tevhîdî gibi ediplere öz¬güdür. Ebû Hayyân-i Tevhîdî, kendi kitabını ya¬zarken sanata herhangi bir önem vermezdi. Bu sanatlar, tabii olarak onun kalemi¬nin ucuna geldiği zaman yararlanırdı, onun dışında da sanat kullanmaktan kaçı¬nırdı. Sanki Ebû Hayyân, sırf sanat için anlamı feda etmekten yana değildi. Bu anlam, Sâhib b. ‘Abbâd için saymış olduğu kusurlardan ortaya çık¬maktadır.

            Ebû Mansûr Sa‘âlibî, Ebû’l-Ferec-i İsfahânî, Hamza b. El-Ha¬san-i İsfahânî vb. tarih yazarları da genel olarak bu üsluba sahiptiler. Ancak zaman zaman ta¬rihi, sanatların bir arenası olarak gören ve bu yolda aşırı¬lıktan ve acele¬cilikten de kaçınmayan ‘Utbî gibi bazı kimse¬ler bunun dı¬şında sayılır.

            IV/X. Yüzyıl ile V/XI. yüzyıl başları Arap nesrinin önemli ko¬nusu, on¬daki teknik ve sanatın yaygınlaşmasıdır. II/VIII., III/IX. yüz¬yıllarda ve V/XI. yüzyıl başlarında Arap dili yazarları, Pehlevî ve Yunan edebiyatının da etkisiyle sanat yapmaktan uzak durmaktaydılar. Bu dönemlerin eser¬leri, tamamen mürsel nes¬riyle olup her türlü tekellüf¬ten uzaktır. Bu dö¬nem yazarlarının sözlerinin sa¬deliği ve akıcılığı, laf¬zın görünüşüne dikkat etmek yerine maksadı açıklama, çe¬şitli ko¬nu¬larda faydalı bilgiler sunmaya önem verilmekteydi. Fakat IV/X. yüz¬yılda ya¬zarların bakış açısı daha çok lafızlara yöneldi. Arap dilinin sa¬natlardan ya¬rarlan¬mak için hazır oluşu da onları bu noktada cesaret¬lendirdi. Nitekim çok hızlı bir şekilde bu tarzda eserler ortaya çıktı, yazarların büyük bir kısmı da bu alana yö¬neldi. Cahiliyet dönemi son¬larındaki Arap nesrinde seci’ çokça görül¬mektedir. Özellikle de kahin¬lerin ve hatiplerin sözlerinde sıkça görülen bir şey¬dir. Fakat İslâm or¬taya çıktıktan sonra bu hareket, özellikle terk edildi, onun ye¬rini sözün sadeliği aldı. Arapça yazan yazarlar, eski Arap nesri üslubuna dönmek istedikle¬rinde başlama zemini kendileri için hazırdı. Bunun için çok çalışmak ya da yeni şeyler bulmak zor ve imkansız değildi. Bu alanla ilgili daha önce yazılmış olan kitaplar ve daha önceden Arap diline girmiş olan Yunanca ve İran dillerine ait kelimeler ve konular nede¬niyle Arapçanın geniş bir dil dairesine sahip oluşu da yazarlara yar¬dımcı oldu. Eş anlamlı kelimelerin kullanılması, seci’, cinas gibi sa¬natların kullanıl¬ması ve değişik sanatlara girmeleri onlar için kolay oldu.

           Sanatlara yönelme, daha çok risaleler yazmakla başladı. As¬lında risa¬lele¬rin yazılması Arap belagatında büyük bir etkiye sahipti ve tekniğin or¬taya çıkma¬sında iyi bir araç oldu. Fars dilinde de seci’ ve diğer lafzî sanat¬lar daha çok risale yazanlar tarafından yaygınlaştı.

           Bu dönemde nesir konularındaki çeşitlilik çok olmuştur. Zira çeşitli ilmî, dinî ve edebî grupların her birinin yazı alanında kendine özgü konu¬ları vardı.

           Bu dönem yazarlarının başında İbn ‘Amîd Ebû’l-Fazl Muhammed b. Huseyn gelmektedir. O Kum halkındandı, doğumu ve eğitimi de burada ol¬muş ve burada İbn Semeke diye bilinen Ebû Ali Ahmed b. İsmail b. Abdullah-i Kûmî gibi büyük ediplere yakın durarak döneminin filozof, edip ve risale yazarla¬rından ders alıp öğrencilikle¬rinde bulunmuştur. Kendi hocası gibi Adalet ve Tevhîd Eh¬linin mezhebini (Mutezile) kabul etti. Bundan dolayı da Sâhib b. ‘Abbâd’ın ak¬sine fel¬sefeye tam bir ilgi duydu. Onun edebiyatı, aklî bilimlerle bezenmiş bir du¬rum¬daydı. Bundan dolayı da onun Ebû Muhammed-i Hindû, Ebû Ali Miskeveyh, İbn Semeke vb. gibi yardımcıları ve meclisindekilerin çoğun-luğu bu görüşteydi. İbn ‘Amîd’in babası yani “Kelle” ola¬rak bilinen Ebû Abdullah Huseyn, Mâkân-i Kâkî’nin katibiydi. Mâkân’ın öldürülmesinden sonra esir olarak Horâ¬sân’a gitti ve orada Nûh b. Nasr’ın saltanatı döne¬minde divan yazıcısı olup ‘Amîd olarak ün kazandı. Bundan dolayı Ebû’l-Fazl’a İbn ‘Amîd denmiştir. İbn ‘Amîd, babasından sonra Ruknu’d-devle Hasan’ın hizmetine girip onun vezirliğini yaptı. Hayatının sonuna dek yani 360/970 yılına ka¬dar Buveyhilerin vezirliğinde bu¬lundu. İbn ‘Amîd’in önemi daha çok lafzî sanatları ince anlamlarla birlikte kul¬lanması nok¬ta¬sındadır. Bela¬gat noktasında kendisini Abdulhamîd’in devamı olarak ni¬telene¬cek bir dereceye ulaştı. Kendisiyle ilgili olarak “Yazı, Abdulhamîd ile başladı İbn ‘Amîd ile sona erdi” sözü söylendi.

           İbn ‘Amîd’in öğrencisi Kâfî’nin sahibi Ebû’l-Kâsım İsmail b. ‘Abbâd, Tâlekânlıydı. Başlangıçta İbn Fâris’in yanında öğ¬renim gördü. Daha sonra İbn ‘Amîd’in hizmetine girdi ve onun vefa¬tından ve İbn ‘Amîd’in oğlu Ebû’l-Feth’in azledilmesinden sonra Mueyyedu’d-devle’nin vezirliğine atandı. 385/995 yılında vefat ettiği ana dek bu makamda kaldı. Sâhib, işinin ehli, tedbir sahibi ve işbilir biri olmasının yanında dil, edebi¬yat ve kelam konularında da dönemin başta ge¬len kimseleri arasındaydı. Şairlere, yazarlara büyük bağış, ik¬ram ve onurlandır¬malarda bulunmak¬taydı. Bundan önce de Sâhib’in edebî ilimlere önem verdiğini söylemiş ve onun bu alanda en önemlisi lügat ilmindeki el-Muhît adlı eseri olmak üzere kitapları olduğunu söylemiştik. Sâhib’in kitap ve risalele¬rindeki yazı üslubu lafzî sanatlara işaret eder. Sâhib, seci’i kullanma konusunda da kendi çağdaşları ta¬rafından eleştiri konusu bile olacak kadar aşırı gitti. Sa¬natlara bu oranda ilgi duyması özellikle onun risalelerinde açıkça görülür. Sâhib’in eserlerinin birçoğu elde mevcut olup basılmıştır.

           Ünlü edebiyat alimlerinden sayılan bu dönemin en büyük ya¬zarların¬dan bi¬risi de Ebû Bekr Muhammed b. Abbâs-i Hârezmî’dir (ö.383/993). Aslen Harezmli olup annesi, Taberîstânlı yani Muhammed b. Cerîr-i Taberî’nin kızkardeşidir. Şiir ezberleme, Arapların haberleri ve günleri konusunda, Arap lü¬gati, nahvi, şiiri ve edebiyatı konusunda dö¬neminin ileri gelenlerindendi. Hârezmî’nin ri¬saleleri, güzel sanatlar açı¬sından, aynı zamanda akıcılık ve kolaylık açısından öne çıkmaktadır. Bu yönüyle de onun üslubuyla III/IX. yüz¬yıldaki Arap yazarlarının üslubu arasında büyük bir benzerlik vardır. Bu özellik Hârezmî’nin risalelerinde açık bir şekilde görülmektedir.

          Hârezmî’nin çağdaşı Bedîuzzamân-i Hemedânî olarak ta¬nınan Ahmed b. Huseyn-i Hemedânî (ö.398/1007), Arap dilinin güçlü ve ünlü bir nesir ya¬zarıdır. O, edebî bilimleri Hemedân’da İbn Fâris-i Râzî’nin yanında öğ¬rendi. On¬dan sonra da Sâhib b. ‘Abbâd’ın hizmetine girdi. Ondan da Arap edebî bilimleri konusunda yararlandı. Bedîuzzamân’ın önemi, ister risalelerinde ister Makâmâtlarında olsun sa¬natı en üst dereceye ulaştırmış olmasındadır. Özellikle İbn Dureyd’in başlatmış olduğu Makâmât yazmayı kendisi doruğa ulaş¬tırdı. Şu anda onun Makâmâtları ve risaleleri elde mevcut olup basıl¬mıştır.

           Zeyyârîlerin meşhur padişahı Şemsu’l-Me‘âlî Kâbûs b. Voşmgîr b. Zeyyâr-i Deylemî (ö.403/1012), bu dönemin büyük ya¬zarlarındandır. Kendi¬sinden geriye Arapça risaleler, Arapça ve Farsça şiirler kalmıştır. Onun risaleler mecmuasını Ebû’l-Hasan Ali b. Muhammed-i Yezdâdî top¬lamış ve Kemâlu’l-Belâga diye adlandırmış¬tır. Bu eser şu an elde mevcut olup basılmıştır.

           Ebû Nasr Muhammed b. Abdulcebbar-i ‘Utbî (ö.427/1035), Reyli olup İran’ın IV/X. Yüzyıl ile V/XI. yüzyıl başları¬nın ileri gelen risale yazarların¬dandır. Uzun bir müddet Horâsân’da Ebû Ali-yi Simcûr ve Nâsıreddîn-i Sebuktekîn’in saraylarında bulundu. Bir süre de Şemsu’l-Me‘âlî Kâbûs’un Horâsân’daki vekilli¬ğinde bu¬lundu, ondan sonra da Nişâbûr’da Sultan Mahmûd’un Horâsân va¬lisi Emir Nasr b. Nâsıreddîn-i Sebuktekîn’in yanında kaldı. Onun meşhur eseri, Sebuktekîn’in ve Sultan Mahmûd’un 421/1030 yılına kadarki saltanat yıllarını konu alan ve Yemînuddevle Mahmûd’un adıyla adlandırdığı Tâ¬rîh-i Yemînî’dir. ‘Utbî, Sâmânîler dönemi sonlarının birçok olayını bir münase¬betle kendi kita¬bında an¬latmıştır. Bu bilgiler de çok yararlı ve faydalıdır. Bu ki¬tabı, Ebû Şeref Nâsıh b. Zafer-i Curfâdekânî (Gulpâyegânî), VII/XIII. yüzyıl başla¬rında sanatlı bir nesir şeklinde Farsçaya tercüme etmiştir.

           Bu dönemin bir başka yazarı da Ebû Mansûr Abdulmelik b. Muhammed Sa‘âlibî-yi Nîşâbûrî (ö.429/1037), İran’ın IV/X. Yüzyıl ile V/XI. yüzyıl başlarının büyük edip, yazar ve tarihçilerinden¬dir. Hem mürsel hem de sanatlı nesir üslubunda üstat idi. Onun meş¬hur eserlerin¬den olan Yetîmetu’d-dehr, müellifin kendi zamanında Şam’dan Mâverâunnehir’e kadarki büyük şair¬lerin hayatını konu alır. Bu eser, hem belagat açısından hem de çoğu dönemin önemli devlet adamlarından da olan özellikle İran’da Arapça söyleyen şairlerin ha¬yatını ve şiirlerinden ör¬nekler içermesi açısından büyük önem taşır. Sa’alibî, Yetîmetu’d-dehr’i Tetimmetu’l-Yetîme adında bir zeyl ile tamamlamış olup her ikisi de ba-sılmıştır. Onun diğer önemli eserleri, Kitâbu’l-i’câz ve’l-icâz, Hassu’l-Has, Semaru’l-Kulûb fi’l-Muzâf ve’l-Mensûb, Nesru’n-Nazm, Kitâbu’t-Temsîl ve’l-Muhâzara vb. birkaç eserdir. Hepsinden en önemlisi Gureru Ahbâri Mulûki’l-Furs ve Siyerihim adlı eseri olup eski İran tarihini konu alır. Sa’alibî, bu eserini kaleme alırken özellikle Şâhnâme-i Ebû Mansûrî’den çok yararlanmıştır. Bu kitabı, Sa‘âlibî, Nasr b. Nâsıreddîn-i Sebuktekîn adına yazmıştır. Bundan do¬layı da kesin ola¬rak 412/1021 yılından önce, yani bu emirzadenin öldüğü yılda tamam¬lamıştır.

           Bu dönemin ünlü yazarları arasında IV/X. yüzyılın meşhur edip, filo¬zof ve Mutezilîlerinden olan Ebû Hayyân-i Tevhîdî, Ali b. Muhammed b. el-Abbâs’ın (ö.400/1009) ismini de zikretmek ge¬rekir. O, bu yüzyılın büyük ilim adamlarındandır. Konuları düzenle¬menin gü¬zelliği ve yazının kolaylaştırılması noktasında öyle bir maha¬rete sahiptir ki “İkinci Câhız” diye lakaplandırılmıştır. Ebû Hayyân, edebî bilimleri Ebû Sa’îd-i Sîrâfî’nin yanında öğrendi ve bir süre de Ebû Suleymân-i Sicistânî’nin huzurunda kendi döneminin alim ve filozofların¬dan oluşan bir grup ile muaşerette bulundu. Bir müddet de İbn ‘Amîd İbn ‘Abbâd ve İbn Sa’dân’ın hizmetlerinde de bulunmuş ve büyük filo¬zof ve yazar Ebû Ali Miskeveyh ile görüş alış-verişinde bulunmuştur. Onun önemli eserlerin¬den eli-mizde bulunan¬lar, Kitâbu’l-İmtâ’ ve’l-Mu‘anese, Kitâbu’l-Hevâmil ve’l-Şevâmil, Kitâbu’l-Mukâbesât, Kitâbu’l-Besâir, Risâle fi’s-Sa¬daka’dır.

          Ebû’l-Ferec Ali b. el-Huseyn el-İsfahânî (284-356/897-966), IV/X. yüzyılın büyük yazar ve ediplerinden, Buveyhiler dönemi müellifle¬rinden ve İs¬lâm kültürü tarihinde önemini hiçbir zaman kay-betmeyen kimselerdendir. Ede¬biyatta Ebû Dureyd, İbnu’l-Enbârî (ö.328/939) ve Muhammed b. Cerîr-i Taberî’nin öğrencisi idi. Meşhur eseri Kitâbu’l-Ağânî olup IV/X. yüzyılın Sâhib b. ‘Abbâd ve Adu’d-devle Deylemî gibi ileri gelenleri, ona büyük bir ilgi duymuşlar ve Adudud’d-devle’nin bu ki¬tabı ister seferde ister hazarda yanından hiç ayırma¬dığı rivayet edilmekte¬dir. Ebû’l-Ferec, el-Ağânî’den başka Makâtilu’t-Tâlibiyyîn, el-İmâu’ş-Şevâ’ir ve ed-Diyârât gibi başka eserler de kaleme almıştır.

           Burada Bağdatlı büyük bir yazarın adını da sahip olduğu bü¬yük önem açı¬sından zikretmemiz yerinde olacaktır. O da İbn Nedîm olarak tanınan Muhammed b. İshak en-Nedîm el-Varrâk’tır (ö.378/988). Meşhur kitabı el-Fihrist, kendi alanında İslâm medeni¬yetinde ve eski dünyanın en önemli ve bi¬rinci sırada gelen eserlerin¬dendir. Bu kitapta İbn Nedîm, İs¬lâm medeniyetinde ve kültüründe re-vaçta olan tüm ilimler ve bu bilim dallarında kendi dönemine ka¬dar meşhur olan alimlerin ve yazdıkları eserlerin isimlerini, ilk bilimlerde kalem oynatmış eski ilim adamlarını, eserlerini ve bunların eserlerini çevirenleri ve İslâmda bu ilimlerin sahip¬lerinin isimlerini, eserlerini ve çeşitli dillerden çeşitli konularla ilgili eser¬leri Arapçaya tercüme edilen tüm kitapların isimleri ve mü¬tercim adları¬nın tümünü bu eserinde toplamıştır. Hatta kendi döneminde bilinen din¬lerin, mezheplerin araştırılmasından ve onların kitaplarını tanıtmaktan da geri durma¬mıştır. Bu yönüyle de İslâm kültür ve medeniyetinin olgun¬laşma dö¬neminin en iyi kitaplarından birisini ortaya koymuştur.

           Ebû Hilâl el-Askerî (ö.395/1004), Huzistân şehirlerinden “Asker-i Mukerrem” şehrine mensup olup bu dönemin büyük edip, ya¬zar ve müel¬liflerin¬dendir. Onun eserleri arasından Kitâbu’s-Sanâ‘ateyn, Dîvânu’l-Me‘ânî, Cemheretu’l-Emsâl, et-Tafdîl Beyne Belâgati’l-Arap ve’l-Acem’i saymak müm¬kündür.

          Yaşadığı dönemin belli olmayışı, isminin de bu dönemin bü¬yükleri ara¬sında yok sayılmasına sebep olmaması gereken büyük ta¬rihçilerden bi¬risi de Hamza b. el-Hasan el-İsfahânî’dir (Doğumu 270/883 yılları civarı, vefatı ise 350/961 ile 360/970 yılları arasında¬dır). Meşhur Kitâbu Sinni Mulûku’l-Arz ve’l-Enbiyâ, Kitâbu’t-Tashif, Kitâbu Kibâri’l-Beşer ve Kitâbu’l-Emsâl adlı eserlerin sahibi olup bu eserlerin tümü elimizde mev¬cuttur. Kitâbu Sinni Mulûku’l-Arz ve’l-En¬biyâ adlı eseri, İran ile ilgili bir¬çok bilgiyi içermesi açısından çok önemli¬dir. Mucmelu’t-Tevârîh ve’l-Kı¬sas kitabının kaleme alınma¬sında esas kaynaklık teşkil eden de bu eserdir.

           Bu dönemin büyük tarihçi, filozof ve alimlerinden birisi olan Ebû Ali Miskeveyh’i ve onun Tecâribu’l-Umem adlı eseri ve diğer eserleri ile il¬gili ola¬rak bundan önce bilgi vermiştik. İsmini burada tek¬rar vermemizin nedeni onun yazarlık aleminde taşıdığı önemi zikret¬mek içindir.